1. Haberler
  2. Ankara
  3. Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri… Kadri Atabaş: “Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz”

Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri… Kadri Atabaş: “Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz”

Eski Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Genel Sekreter Yardımcısı Kadri Atabaş, 1970-1980 yıllarında Ankara'nın kimliğiyle ilgili çalışmalar yaparken kent merkezlerinin bir büyük model içinde ele alınması ilkesini getirdiklerini belirterek, "Ankara'nın kimliği ne olmalıdır diye sorup, tren yoluyla otobüs hatlarını Sıhhıye'de buluşturup kademeli ulaşım sistemine geçmeye çalışmak, metroyu kurmak, her biri büyük modeller olarak önceden düşünülmüş, Türkiye'nin iyi yetişmiş kadrosunun kendi hayalleriyle geliştirdikleri ve uygulamaya sokmayı göze aldıkları, çoğuna da tepki duyulmuş olaylardır. Türkiye'de 100'üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz" dedi.

Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri… Kadri Atabaş: “Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz”
service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Haber: İleyda ÖZMEN / Kamera: Yasin KABADAYI & Hakan KARADUMAN

(ANKARA) – Eski Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Genel Sekreter Yardımcısı Kadri Atabaş, 1970-1980 yıllarında Ankara’nın kimliğiyle ilgili çalışmalar yaparken kent merkezlerinin bir büyük model içinde ele alınması ilkesini getirdiklerini belirterek, “Ankara’nın kimliği ne olmalıdır diye sorup, tren yoluyla otobüs hatlarını Sıhhıye’de buluşturup kademeli ulaşım sistemine geçmeye çalışmak, metroyu kurmak, her biri büyük modeller olarak önceden düşünülmüş, Türkiye’nin iyi yetişmiş kadrosunun kendi hayalleriyle geliştirdikleri ve uygulamaya sokmayı göze aldıkları, çoğuna da tepki duyulmuş olaylardır. Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz” dedi.

Birincisi nasıl bir Ankara istiyorduk? Türkiye’de kent merkezlerinin ele alınması bir büyük model içinde ele alınması da bizimle ilgili bir konu. Parçacı bir meseleden bahsetmiyorum. Ankara’nın kimliği ne olmalıdır sorusunu sorup Ankara kimliği içinde kent merkezlerinin çevresinin tamamıyla yaya bölgeleri haline getirmeye çalışmak, hiç değilse var olan tren yoluyla otobüs hatların Sıhhıye’de buluşturup kademeli ulaşım sistemine geçmeye çalışmak, metroyu kurmak, bütün bunlar her biri büyük modeller olarak önceden düşünülmüş, Türkiye’nin gerçekten iyi yetişmiş bir kadrosununun kendi hayalleriyle birlikte geliştirdikleri hayallerle uygulamaya sokmayı göze aldıkları çoğuna da tepki duyulmuş olaylardır.

Sosyal Demokrasi Derneği (SDD), Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği (SODEM), Friedrich Ebert Stiftung ve Etimesgut Belediyesi işbirliğiyle, eski Ankara Belediyesi Başkanı Ali Dinçer anısına Etimesgut 100. Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde “1. Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri” etkinliği düzenlendi.

Program açılış konuşmalarının ardından Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin’in “Değişen Dünyada Sosyal Demokrat Belediyeciliğin Deneyim Birikim ve Pratiğini Yeniden Okumak” ve eski ASKİ Genel Müdürü Levent Tosun’un “Yerel Yönetimlerde Devrim Yapanların Öyküsü” başlıklı sunumlarıyla devam etti.

Ulaş Bayraktar: “Hemşerilik kavramını ters çevirmiş durumdayız”

Ardından Doç. Dr. Ulaş Bayraktar, “Bir Deneysel Ütopya olarak Ali Dinçer Belediyeciliği” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Bayraktar sözlerine Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel’in gözaltına alınmasına tepki göstererek başladı. Bayraktar şunları söyledi:

“Birazcık bu deneysel ütopyayı açacağım. Ve Ali Dinçer döneminin nasıl bir deneysel ütopya olduğunu, onlar bir ütopyayı yazdıkları için değil, bir ütopyayı hayata geçirmek için belli bir böyle bir bilinçli şey değil ama bugün aslında onun neden bir deneysel ütopya olduğunu sizlere anlatmaya ve bugünün şartlarında ne kadar kıymetli olduklarını anlatmaya çalışacağım. Aslında bu Türkiye’ye özgü bir sorun değil. Aslında bu döneme de özgü değil. İşte Kentsiz Kentleşme adlı kitapta aslında biz kentlerin, o kentliliğini, kentleşmesini çok uzun zamandır kaybetmekte olduğumuzu söyler. Çünkü işte Antik Yunan’dan beri yurttaşlık, öz yönetim ve kamusal alanları kaybediyor şehirler. Şehir sadece apartmanlardan, sadece sanayi işletmelerinden ibaret değil bir kamusallığın olması lazım, kendine özgü bir yönetim olması lazım. Yurttaşlık yani biz Türkçe’de bunu hemşerilik diyoruz. Yani 1930’da kanunda var hemşehri hukuku. Bence bütün yerel siyasetin, yerel demokrasinin anahtar kavramı hemşehri hukukudur. Biz o hemşehri kavramını şimdi tam tersi bir yerden okuyoruz. Hemşehri dediğimizde Ankaralılara, İstanbulluları, Mersinlileri değil de işte buraya göçle gelmiş Sivaslı, Trabzonlu, Diyarbakırlı, Adanalıları düşünüyoruz. Burada yaşayanları. Hemşerilik kavramını ters çevirmiş durumdayız. Onun özüne döndürmek yükümlülüğünü taşıyoruz. Hemşireler 1930 sayılı kanundan beri olduğu gibi bir kentte yaşayan sakinlerin hepsi o kentin hemşehrisidir. Bu vasıflarıyla bütün kararlara katılmak ve yardımlardan faydalanma hakkına sahiptir. Bakın 1930’da bunu kaleme almışız. İçinde katılımcı demokrasi de var, içinde sosyal adalet, eşitlik ve katılımcılık da var. 

“Kenti paylaşmanın, o kent paydasında ortaklaşmanın zeminini kaybediyoruz”

Kent hakkını hepiniz duymuşsunuzdur. Çok kullanılıyor. Fakat birazcık farklı kullanılıyor. Yani biz kent hakkı dediğimizde konut hakkı ulaşım hakkı ekoloji hakkı yeşil alan hakkı gibi bir şey düşünüyoruz, kentsel haklar çoğul olarak düşünüyoruz. Oysa kelimenin orijinalinde Fransızcasını ve İngilizcede kente haktır o. Kentin kent olma hakkıdır aslında. Bizim kentli olarak, vatandaş olarak yönetimden beklediklerimizin ötesinde bir kentin kent olma hakkıdır. Bu da ne demek? Yani bu neden kırılıyor? Gitgide büyüyen sınırları artık belirsizleşen bir kentte bütün şehir yasasından sonra bu artık resmi olarak da ortaya çıktı. Kent nerede bitiyor kır nerede başlıyor bunu artık ayırt edemiyoruz. Amerika’da bildiğimiz işte Çinliler burada, zenciler burada gibi biz de bunu yaşıyoruz. Yani Türkiye’de de belli gruplar, belli dini, etnik, kültürel gruplar, kentin belli yerlerinde oturuyorlar. Ve kent aslında kentçiklerden oluşmaya başlıyor. Bir yandan büyüyor, bir yandan parçalanıyor. Dahası bu yeni bir sınıf çelişkisi yaratıyor. Yani yoksullar yerlerinden ediliyor. Onun yerine daha orta üst sınıflar oralara rezidanslar siteler yapıyorlar. Kentsel dönüşümde çok bildiğimiz bir manzara var, sadece böyle bir kültürel kimliksel hemşehri ayrışması değil sınıfsal olarak da bir şeyin aslında burası cephesi. O hemşehri bilincinde, bir aidiyetini, bir kentli olmanın o kenti paylaşmanın, o kent paydasında ortaklaşmanın zeminini kaybediyoruz.”

Kadri Atabaş: “Türkiye’nin her yerinde mutlaka muhatabınız olan gençlik kadroları vardı”

Programın “80 Öncesine Bakış” oturumunda, eski ABB Genel Sekreter Yardımcısı Kadri Atabaş, “Tek Merkezli Yönetim Anlayışının Kırılma Süreci 73-80 Sosyal Demokrat Yerel Yönetiminde Ankara Deneyimi”;  Prof. Dr. Nuray Keskin ise “Hak Temelli Yerel Politika Tasarımı İçin Tarihsel Kaynaklar” başlıklı sunum yaptı.

Atabaş, Ali Dinçer döneminden bahsederek özetle şunları söyledi:

“CHP Gençlik Kolları seleften yetişti. Daha sonra Türkiye’nin her tarafında daha o zamandan başlayarak örgütledi. Türkiye’nin her yerinde mutlaka muhatabınız olan gençlik kadroları vardı. Dolayısıyla Ankara’ya 77 yılında seçimlere girdiğimizde arkamızda çok ciddi bir kültürel birikim, büyük bir deneyim var. Bunların bir araya gelmesi sonucu 77 yaşanmıştır. Ama bütün bunlara ilave biz hep galiba bugünden de baktığımda neden uzun yıllar bu kadar önemli örnekler ortaya koymuş, deney yaratmış, bir anlamda ütopik bir çalışma yapmış kadro CHP’nin içinde uzun süre hiç konuşulmadı diye düşündüğümde çok samimi bir fikrim şu: CHP bizi sevmedi. CHP’nin kendi içindeki sol popülist çizgisiyle sosyal demokrasi arasındaki ilişkiyi biz hala tartışmıyoruz, tartışmak istemiyoruz. Kafamızı kuma gömüyoruz. Ben gömmüyorum. CHP’de yaşanan olay içinde sosyal demokrat kadroların, gençlerin de olduğu hakikaten ilk inanan sosyal demokrat kadrolardır gençler olarak. Bir de sol popülist çizgi vardı. Sol popülizm olmak kötü bir şey değil, kitlesel olarak için gerekli ama bunun ne olduğunu bilmek gerekiyordu. Biz kendi döneminin, kendi kuşağınının en iyi eğitim almış kadrolarına sahip olduk bir dönem.

Dolayısıyla kuşağını çok iyi yetişmiş, dünya bilen, dünya kültürüyle birinci elden tercüme olmadan ilişki kurabilen, dünyadaki bütün gelişmeleri, ad hoc örgütlenmeyi bilen bir kadro. Türkiye’nin ilk endüstri mühendislerinden biri olan Ali Dinçer’in ekip şefliğini liderliği altında bir araya gelmeyi becerdiler. Ama bunun farklı bir şey olduğunu, biz daha sonraları biz çok doğal sanıyorduk ama sonraları düşündükçe farklı olduğunu düşünüyorum şimdi. Mesela Vedat Bey geldiğinde yanındaki kadro danışmanları kadrosunun içinde Yalçın Küçük, İlhan Tekeli, İrem Acaroğlu, Önder Şenyapılı gibi dönemine ve hala bu bir arada uzanan çok önemli isimleriyle bir yerel yönetim kurmaya çalıştık. Biz bütün bunların üstüne gelmiş kadroyuz. Ve bu çerçeveyi görmeden bu aniden böyle çıkmış bir şey değil bu oluşmuş bir yapı.

“Bütün bunları sağlayan çağına göre çok uygun bir belediye başkanlık örgütlenmesiydi”

Yaptığımız şeylerin bir kısmı evet Türkiye’de alışılmamış bir yönetim anlayışıydı. Bu yenidir. Bu tamamen gerçekten başka bir eğitimden geliyor olmak sonucuydu. Oturmuş, kemikleşmiş bir hiyerarşik bürokratik yapı bütün dünyada vardır. Bunun içine siz hiyerarşi dışı  ad hoc örgütlenmeler sokuyorsunuz. Herhangi bir 23 yaşındaki yeni mezun çocuk hatta mezun olmayan birisi burada mezun değildi belediyede işe girdiğinde, belediye başkanı adına yetki kullanıyorlardı. Bunun alışılmış ne Türk bürokrasisiyle de belediye bürokrasiyle alakası yoktur. Devlet bürokratlarıyla muhatap oluyorduk. Benim bir kadrom yoktu aslında. Hukuken hiçbir zaman bir kadrom olmadı, ben işçi oldum. İşçi kadrosunda çalıştım ve her zaman işçi kadrosunda oldum ve bu planlama teşkilatında bahsedilen çalışan insanların hemen hemen yüzde 80-90’ı işçi kadrosunda, yaşları 23-27 arasında değişen insanlardı. Gerekirse daire başkanlarına proje bazında emir verme yetkileri vardı. Bütün bunları sağlayan da tabii hakikaten çağına göre çok uygun bir belediye başkanlık örgütlenmesiydi.

“Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz”

Hedefler… Birincisi nasıl bir Ankara istiyorduk? Türkiye’de kent merkezlerinin ele alınması bir büyük model içinde ele alınması da bizimle ilgili bir konu. Parçacı bir meseleden bahsetmiyorum. Ankara’nın kimliği ne olmalıdır sorusunu sorup Ankara kimliği içinde kent merkezlerinin çevresinin tamamıyla yaya bölgeleri haline getirmeye çalışmak, hiç değilse var olan tren yoluyla otobüs hatların Sıhhıye’de buluşturup kademeli ulaşım sistemine geçmeye çalışmak, metroyu kurmak, bütün bunlar her biri büyük modeller olarak önceden düşünülmüş, Türkiye’nin gerçekten iyi yetişmiş bir kadrosununun kendi hayalleriyle birlikte geliştirdikleri hayallerle uygulamaya sokmayı göze aldıkları çoğuna da tepki duyulmuş olaylardır. Otobüs özel yolu sırasında ben şahsen o gün mide krizi geçirdim, tutmasaydı bitmiştik. 100’üncü gün içinde yaptık. Mesela Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz. Bize kadar 100’üncü günde hesap verilme yoktu.”

Nuray Keskin: “Etkin kuruluşların ilk nüveleri o dönemde ortaya çıkmış”

Nuray Keskin de 70’li yıllardaki belediyelerin çalışmalarından bahsederek özetle şöyle konuştu:

“Belediyeler arasında birlik kurma konusu da 70’li yıllarda altını çizmek istediğim bir konu. Bugün Belediyeler Birliği, Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği gibi etkin kuruluşların ilk nüveleri o dönemde ortaya çıkmış. İş birliği içinde hareket, teknik destek sağlamak, parti bağımlılıklarını aşan bir ortak hareket sağlamak gibi amaçları var. Son olarak Ahmet İsvan’la bitirelim. İstanbul’da Beyoğlu’nda bir binanın yıkımını bizzat gidip izliyor. Binanın uzun bir hikayesi var. Burada şunu söylüyor bu da kanun önünde eşitlik ve aslında hak temelli dediğimiz her şeyin de anası olan bir ilke, ‘Bugün burada yıkacağımız sadece bir kaçak binadan ibaret değildir. Bu binayla birlikte para bağışlayarak belediye yasaları karşısında dokunulmazlık kazanabileceği şüphesini yıkıyoruz. Bu binayla birlikte paranın belediyemizde her kapıyı açabileceği görüşünü yıkıyoruz. Bu binayla birlikte belirli kimselerin belediye karşısında yasadan daha güçlü olabileceği düşüncesini yıkıyoruz. Bu binayı yıkmakla halka gösteriyoruz ki belediyede halktan yana bir yönetim var. Ve Ankara’da yargıçlar var’ demiş.”

Porgram “80 Sonrasına Bakış” oturumuyla devam etti. Eski ABB Başkanlık Bürosu kurucusu ve yöneticisi Yüksel Türkili “1980 Sonrası Yerel Yönetimlerde Anılar, Deneyimler ve Gözlemler”, Doç. Dr. Sonay Bayramoğlu “1980’den Günümüze Neoliberal elediyeciliğin Yükselişi ve Çöküşü” başlıklı konuları ele aldı.

Etkinliğin ilk gününün son sunumunu da Prof. Dr. Hatice Kurtuluş “Yeniden toplumcu bir yerel politika için egemen paradigmayı sorgulamak” başlıklı sunumuyla yaptı.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü
Sosyal Demokrat Belediyecilik Günleri… Kadri Atabaş: “Türkiye’de 100’üncü gün hesabını vermeyi getiren ilk biziz”
+ - 0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Ankara Odak ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!