(ANTALYA) – Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, “Türkiye artık krizleri yöneten değil, kriz üretmeyen bir devlet anlayışına ihtiyaç duymaktadır. Gerçek ittifak, partiler arasında kurulan pazarlık masalarında değil; devlet ile millet arasında yeniden tesis edilecek güven sözleşmesinde hayat bulacaktır” dedi.
Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Antalya’da Saadet Partisi ve DEVA Partisi il teşkilatları tarafından düzenlenen “Türkiye Buluşmaları” programında konuştu. Arıkan, konuşmasında şunları kaydetti:
“Dünyanın en güzel ülkesinde, en bereketli topraklarında yaşıyoruz. Cenabıallah bize; deniziyle, toprağıyla, suyuyla, stratejik konumuyla eşsiz bir vatan nasip etti. Hamdolsun ülkemizin üstü cennet, altı bereket. Bunun en güzel örneklerinden biri hiç şüphesiz Antalya. Antalya; deniziyle, yaylasıyla, limanıyla, tarımıyla, turizmi ve sanayisiyle sadece kendisine değil, Türkiye’ye değer katacak büyük bir potansiyele sahip. Peki bunca imkâna rağmen neden hak ettiğimiz şekilde büyümüyoruz? Neden toplumun büyük bir kesimi hak ettiği yaşam standartlarına ulaşamıyor? Çünkü sorun kaynak eksikliği değil, yönetim anlayışıdır. Ülkemizde yaşanan sıkıntıları sadece dış gelişmelere bağlamak gerçekleri görmezden gelmektir. Türkiye’nin bugün günü kurtaran politikalara ihtiyacı yok; üretime, yatırıma, planlamaya ve kalkınmaya ihtiyacı var.
“ÇİFTÇİMİZ ARTIK ‘BU YIL NE KADAR ÜRÜN ALIRIM?’ DEĞİL, ‘BU SEZONU EN AZ ZARARLA NASIL KAPATIRIM? DİYOR”
Bugün de ‘Türkiye Buluşmaları’ için Deva Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan ile birlikte bereketli toprakların, verimli arazilerin, gecesini gündüzüne katarak üreten çiftçimizin şehri Antalya’dayız. Antalya’nın yıllık tarımsal ihracatı yaklaşık 1,5 milyar dolar. Türkiye’nin yaş meyve ve sebze üretiminde lokomotif şehirlerden biri. Korkuteli’nin mantarı, Elmalı’nın elması, Doyran’ın patlıcanı, Kumluca’nın domatesi, Finike’nin portakalı, Demre’nin sivri biberi, Serik’in pamuğu, Manavgat’ın susamı ve tahini, Alanya’nın muzu, Gazipaşa’nın avokadosu, Akseki’nin pekmezi… Bunların her biri Antalya’nın bereketidir, alın teridir, üretim gücüdür. Bu topraklar, doğru politikalarla yalnızca Türkiye’yi değil, bölgeyi de doyuracak potansiyele sahiptir. Ama gelin görün ki, bu bereketin ortasında üretici mutlu değil.
Çiftçimiz artık ‘Bu yıl ne kadar ürün alırım?’ diye değil, ‘Bu sezonu en az zararla nasıl kapatırım?’ diye hesap yapıyor. Dünya fıstık üretiminde 2. sıradayız. Gaziantep’e gidiyoruz; fıstık üreticimiz zarar ediyor. Dünya badem üretiminde 5. sıradayız. Adıyaman’a gidiyoruz; badem ve tütün üreticilerimiz zarar ediyor. Fındık üretiminde dünya birincisiyiz. Ordu’ya, Giresun’a gidiyoruz, fındık üreticimiz zarar ediyor. Kayısı üretiminde dünya birincisiyiz. Malatya’ya gidiyoruz, kayısı üreticimiz zarar ediyor. Her üründe maalesef aynı akıbeti yaşıyoruz. Bugün Antalya’dayız, durumun çok da farklı olmadığını görüyoruz. Halbuki bu topraklarda yere düşen çekirdek bile yeşeriyor. Ama bugün Antalya’da umut yeşermiyor. Çünkü uygulanan yanlış ekonomi politikalarının bedelini Antalyalı çiftçi kardeşimiz de ödüyor.
Mazot pahalı, gübre pahalı, zirai ilaç pahalı, elektrik pahalı; ucuz olan tek şey çiftçi kardeşimizin emeği ve ürünü. Meselenin daha iyi anlaşılması için sadece bir rakam vermek istiyorum. Bu senenin ilk beş ayında çiftçilerimiz için tarımsal desteklemeye sadece 98 milyar TL ayırdı. Peki aynı sürede faize ödediği tutar ne kadar? Tam 1 trilyon 262 milyar 642 milyon TL. Yani yaklaşık 13 katı. Tablo net; öncelik faizde, faiz baronlarında. Hal böyle olunca çiftçimiz ne yapıyor? Ürününü kamyona yükledikten sonra doğru bankanın yolunu tutuyor. Yüksek faizle yeniden kredi çekiyor, geçen yılın banka borcunu ödüyor. Çiftçimizin durumu maalesef içler acısı… Çiftçilerimizin rahat bir nefes alabilmesi için elektriğinden mazotuna, yeminden ilacına, tohumundan gübresine kadar tarımsal girdilerin üzerindeki bütün vergi yükü kaldırılmalıdır.
“TÜRKİYE BULUŞMALARINI BU BOZUK DÜZENİ DEĞİŞTİRMEK İÇİN YAPIYORUZ”
Türkiye Buluşmaları’nı bu bozuk düzeni değiştirmek için yapıyoruz. Antalyalı çiftçimizin umudunu büyütmek için yapıyoruz. 2016 yılında büyük umutlarla açılan EXPO alanı vardı, biliyorsunuz bugün ne yazık ki atıl durumda. Oysa biz o alanı yeniden Antalya’nın ve Türkiye’nin tarım üssü hâline getirebiliriz. O, 1120 dönümlük EXPO alanını; tarımsal AR-GE merkezlerinin, ziraat ve veteriner fakültelerinin, tarım meslek yüksekokullarının, liselerinin, tohumdan gübreye, teknolojiden pazarlamaya kadar üreticinin ihtiyaç duyduğu her türlü desteğin verildiği büyük bir tarım kampüsüne dönüştürebiliriz. Antalyalı çiftçimizin bir sorun yaşadığında Ankara’nın yolunu değil, EXPO’nun yolunu tutmasını temin edebiliriz. Güçlü tarımın, güçlü çiftçi ile; güçlü çiftçinin ise doğru yönetimle mümkün olduğunu biz biliyoruz.
Antalya; doğal güzellikleriyle, tarihiyle, tarımıyla ve turizmiyle dünyanın en kıymetli şehirlerinden biri. Geçtiğimiz yıl Antalya’yı 17 milyondan fazla turist ziyaret etti. Bu rakam başlı başına büyük bir başarı. Ama mesele sadece kaç turist geldiği değildir. Asıl mesele, bu turizm gelirinden Antalyalı ne kadar pay alıyor? Milyonlarca turisti ağırlayan bir şehirde; esnaf yapılandırmaya muhtaçsa, emekçi geçinemiyorsa, turizm çalışanı mutsuzsa, ortada ciddi bir sorun var demektir. Biz Türkiye Buluşmaları’nı bu sorunları çözmek için yapıyoruz. Biz istiyoruz ki Antalya’nın turizm geliri, Antalya’da kalsın. Turizmin bereketi; sadece büyük otel zincirlerine değil, Kaleiçi’ndeki esnafa, Kemer’deki işletmeciye, Manavgat’taki üreticiye, Alanya’daki taksiciye, kısacası Antalya’nın her bir ferdine yansımasını istiyoruz. Bizim hedefimiz; sadece turist sayısını artırmak değildir, turizm gelirini adil paylaşan bir sistemi hayata geçirmektir. Gerçek başarı; 17 milyon turisti ağırlamak değil; milyon turistin bıraktığı katma değeri Antalyalıyla buluşturmaktır.
Bugün Antalya’nın en önemli sorunlarından biri de sanayinin hak ettiği değeri görememesidir. Sanayicimiz yüksek enerji ve üretim maliyetleri altında büyük sorunlar yaşıyor. İşletmeler finansmana erişmekte zorlanıyor, yüksek faizler üretimin ve yeni yatırımların önünü kesiyor. Nitelikli ara eleman eksikliği üretimi olumsuz etkiliyor, eğitim politikalarımızdan dolayı gençlerimiz üretimden uzaklaşıyor. Kısacası Antalya, sanayi potansiyeline rağmen üretim ve yatırım konusunda da hak ettiği desteği alamıyor. Antalya’ya geçmişte biz, Selamet Çırçır ve Prese Fabrikası, Dokuma Fabrikası, Pil Fabrikası gibi çok önemli yatırımlar yapmıştık. Hatta 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Mehmetçiğimizin anavatanla haberleşmesini sağlayan telsizlerde kullanılan piller, MKE Antalya Pil Fabrikası’nda üretiliyordu. Bizler; stratejik üretim yapan, dışa bağımlılığı azaltan, katma değer üreten ve ülkesinin ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılayan bir anlayışla Antalya’mızda sanayicimizi destekleyeceğiz, Antalya’mızı dünyanın en önemli üretim üslerinden biri haline getireceğiz.
“GÜÇLÜ DEVLET; İÇERİDE MİLLETİNE GÜVEN VEREN, DIŞARIDA İSE KENDİ AKLIYLA HAREKET EDEBİLEN DEVLETTİR”
Malumunuz, ülke olarak yoğun bir haftayı geride bıraktık. Fakat doğrusu şu ki; yaşananlardan çok, yaşananların bize nasıl anlatıldığıyla meşgul olduk. Sağ olsun ana akım medyamız, öyle bir tablo çizdi ki, gerçeği bulmak için adeta samanlıkta iğne aramak zorunda kaldık. Öyle bir yayın dili kuruldu ki, NATO neredeyse küresel bir iyilik hareketi, uluslararası vicdanın kurumsallaşmış hâli gibi sunuldu. Bir an geldi, “Acaba biz mi yıllardır yanlış biliyoruz?” diyecek noktaya geldik. Değerli arkadaşlar, biz güçlü bir Türkiye’ye sonuna kadar evet diyoruz. Ama güçlü devlet; alkışlarla büyüyen, manşetlerle güçlenen, reklamla inşa edilen devlet değildir. Güçlü devlet; içeride milletine güven veren, dışarıda ise kendi aklıyla hareket edebilen devlettir. Uluslararası rüzgârlar hangi yönden eserse essin, rotasını başkalarının pusulasına göre değil, kendi devlet aklına göre belirleyen devlettir. İşte NATO Zirvesi’ni de böyle okumak zorundayız.
“İKTİDAR GAZZE’YE AĞLAYIP GAZZE KATİLLERİ İLE GÜLMEYİ TERCİH ETTİ”
Devlet ciddiyeti; uluslararası ilişkileri romantik hikâyeler üzerinden değil, çıkar dengeleri üzerinden okumayı gerektirir. NATO bir hayır kuruluşu değildir; üye devletlerin güvenlik önceliklerinin ve jeopolitik hesaplarının oluşturduğu bir ittifaktır. Bu nedenle Türkiye’nin görevi ne alkış korosuna katılmaktır ne de refleksif bir karşıtlık üretmektir. Asıl görev, her şartta millî menfaati merkeze alan bağımsız bir devlet aklı ortaya koyabilmektir. Bizim ölçümüz açıktır: Türkiye hangi masaya oturursa otursun, başkalarının senaryosunda rol alan bir aktör değil, kendi senaryosunu yazan bir devlet olmalıdır. Hangi ittifakın içinde bulunursa bulunsun; kararlarını başkalarının beklentilerine göre değil, kendi milletinin geleceğine göre vermelidir. Bizim sizlerle birlikte inşa etmek istediğimiz Türkiye; koltuk değnekleriyle ayakta duran değil, kendi ayakları üzerinde yükselen; başkalarının senaryosunda figüran değil, kendi tarihinin başrolünü yazan bir Türkiye’dir.
Medyamız zirve için hazırlanan özel menüyü ekranlarda öve öve bitiremezken Trump’ın Bibi’si yüzünden Gazze’de çocuklar hala ekmeğe ulaşamıyor. Biz size menüyü söyleyelim arkadaşlar; NATO’nun menüsünde Yemenli mazlum çocuklar var, Ekmeğe ulaşamayan Gazzeli mazlumlar var, Minaplı kız yavrular var, Libyalı tüyü bitmemiş yetimin hakkı var, İlaçtan mahrum bırakılmış Kübalılar var, En şedid saldırılara maruz kalmış Vietnamlılar var. Fakat ne hazindir ki iktidar Gazze’ye ağlayıp Gazze katilleri ile gülmeyi tercih etti. Hiç lafı eveleyip gevelemeye gerek yok. NATO Zirvesinde şu olmuş da bu olmuş da sonuç bildirgesinde şu denmiş de bu denmiş de bunların hiçbirinin anlamı yok. Bugün Türkiye’nin güvenlik risklerini doğru okumak zorundayız. İsrail’in güvenliğini merkeze alan, politikalarını bu eksende şekillendiren bir NATO anlayışının; Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlaması ve çözmesi mümkün değildir. Çünkü gördük ki sonuç bildirgesinde siyonist İsrail’e dair tek bir cümle yok. Bizler, bu zirve mazlumlar için bir milat olmalı dedik ama görünen o ki sadece iktidar için yeni bir milat oldu.
“TÜRKİYE BULUŞMALARI’NI ‘ONARICI SİYASET, ONARICI DEVLET’ TASAVVURU OLARAK ADLANDIRIYORUZ”
Bugün Antalya’da yalnızca siyasi bir program için bir araya gelmiş değiliz. Türkiye’nin yarınını yeniden düşünmek ve yeniden inşa etmek iradesini ortaya koymak için bir araya geldik. Türkiye Buluşmaları, şehir şehir dolaşan sıradan bir teşkilat faaliyeti değildir. Bu buluşmalar; milletin sesini dinleyen, toplumun nabzını tutan, ülkenin geleceğini, günlük siyasi hesaplara değil ortak vicdana emanet eden bir yürüyüştür. Türkiye Buluşmalarında, Türkiye nasıl yeniden ayağa kalkacak sorusunun cevabını siz değerli katılımcılarla paylaşıyoruz. Antalya’dan yükselecek bu sesin yalnızca bu salonda kalmayacağına inanıyoruz. Bugün de buradan vereceğimiz mesaj; ayrışmanın değil buluşmanın, kutuplaşmanın değil ortak geleceğin, günü kurtaran siyasetin değil, devleti yeniden ayağa kaldıracak kurucu bir anlayışın çağrısı olacaktır. Biz kişiler üzerinden değil, ilkeler üzerinden siyaset yapıyoruz. Gündelik polemiklerin değil, milletin ortak geleceğini planlıyoruz. İşte tam da bu sebeple bugün sizlerle paylaşacağımız mesele, yalnızca yeni bir siyasi söylem değil; Türkiye’nin geleceğine dair yeni bir devlet tasavvurudur. Biz bu tasavvuru sadece seçim ittifakı olarak değil, ‘onarıcı siyaset, onarıcı devlet’ tasavvuru olarak adlandırıyoruz.
“ONARICI SİYASET, ONARICI DEVLET”
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu mesele, yalnızca yeni bir siyaset dili üretme meselesi değildir. Asıl ihtiyaç, yeni bir devlet anlayışı, yeni bir devlet aklı ve bu anlayışı hayata geçirecek yeni bir devlet insanı kadrosudur. Bugün Türkiye’nin yaşadığı kriz, hükümet değişikliğiyle aşılabilecek sıradan bir yönetim krizi değildir; devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinin aşınmasıdır. Türkiye’nin temel sorunu, siyasal rekabetin varlığı değil; siyasal rekabetin ortak devlet aklından hızla uzaklaşmasıdır. Sorun, devleti kimin yönettiği değil; devletin hangi anlayışla yönetildiğidir. Aktörler değişebilir, ittifaklar değişebilir; fakat devlet aklı değişmediği sürece kriz yalnızca el değiştirmiş olur. Devlet anlayışı değişmediği sürece her seçim yeni bir başlangıç değil, aynı hikâyenin yeni oyuncularla yeniden sahnelenmesidir. Değerli arkadaşlar, mevcut siyasal tablo, sistem içi rötuşlarla ya da geçici ittifak aritmetiğiyle çözülebilecek bir noktada değildir. Siyasetin yapısal sorunları artık pansuman tedbirleri geride bırakmıştır. Biz “onarıcı devlet anlayışına”, “onarıcı siyaset anlayışıyla” ulaşılabileceğimizi söylüyoruz. Onarıcı Siyaset; rakibini yok ederek değil, kimsenin kendini ayrıksı hissetmediği bir sosyoloji ile kazanmayı hedefler. Onarıcı Siyaset; öfkeyi siyasal sermayeye dönüştürmez. Gücünü kutuplaşmadan değil toplumsal uzlaşıdan alır.
Bu çerçevede bizler kendimizi iktidar-muhalefet kutuplaşmasının doğal bir unsuru olarak görmüyoruz. Türkiye’nin ihtiyacının bir kutbun diğer kutba galip gelmesi olmadığını söylüyoruz. Asıl ihtiyacın, kutuplaşmayı siyasal sermayeye dönüştüren anlayışın tasfiye edilmesi olduğunu söylüyoruz. Türkiye Buluşmaları; “Kim kazanacak?” sorusunun değil, ‘Türkiye nasıl yeniden ayağa kalkacak?’ sorusunun cevabıdır. Türkiye Buluşmaları; seçim kazandıracak geçici bir çıkar ortaklığı değil; devleti yeniden ayağa kaldıracak tarihî bir yeniden inşa mutabakatıdır. Mesele yalnızca bir ittifak kurmak değil, o ittifakı taşıyacak ortak devlet anlayışını inşa edebilmektir. Bizim bu noktadaki temel tezimiz, ‘Onarıcı Devlet Anlayışı’dır. ‘Onarıcı Devlet Anlayışı’; devleti, güç mücadelelerinin sahnesi olmaktan çıkarıp, adaletin, liyakatin ve ortak geleceğin güvencesi hâline getirme iddiasıdır. Toplumsal fay hatlarını derinleştiren değil, onaran, kurumları yıpratan değil itibarını yeniden yükselten, vatandaşın devlete olan güvenini yeniden tesis eden bir devlet tasavvurunu ifade eder. ‘Onarıcı Devlet Anlayışı’nda; devlet, kazananların mülkü değil, milletin tamamının hukukunu korumakla yükümlü bir emanettir. Devletin en büyük sermayesi bütçesi değil, vatandaşının devlete duyduğu güvendir. Şunu defalarca deneyimledik; güvenin aşındığı yerde hukuk zayıflar, ekonomi kırılganlaşır, siyaset sertleşir ve toplumsal birlik çözülmeye başlar.
“TÜRKİYE ARTIK KRİZLERİ YÖNETEN DEĞİL, KRİZ ÜRETMEYEN BİR DEVLET ANLAYIŞINA İHTİYAÇ DUYMAKTADIR”
‘Onarıcı Devlet Anlayışı’nın hedefi; yalnızca bozulanı tamir etmek değildir. Asıl hedef; yıpranan kurumları yeniden ayağa kaldırmak, devlet ile millet arasındaki güven bağını yeniden kurmak, ehliyeti ve liyakati yönetimin vazgeçilmez ilkesi hâline getirmek, adalet duygusunu toplumun her kesiminde yeniden hâkim kılmaktır. Bu nedenle biz, ittifak siyasetini seçim matematiği üzerinden değil, ‘Onarıcı Devlet Anlayışı’nı hayata geçirecek ‘Onarıcı Siyaset Anlayışı’ üzerinden tanımlıyoruz. Böyle bir mutabakatın ön şartı, yalnızca ortak bir seçim beyannamesi sunmak değil. Ülkemizde bugün hâkim olan siyasetin; siyaset yapma biçimini ve kadro anlayışını köklü biçimde değiştirmektir. Devleti ganimet olarak gören, siyaseti sadakat ve itaat ilişkisine indirgeyen, hukuku güç odaklarına bağımlı hâle getiren anlayışlarla Türkiye’nin geleceği inşa edilemez. Değerli arkadaşlar, ‘Onarıcı Devlet Anlayışı’; ehliyeti, liyakati, adaleti, ahlakı devlet yönetiminin değişmez ilkeleri hâline getirmeyi kabul edenlerle mümkündür.
Türkiye artık krizleri yöneten değil, kriz üretmeyen bir devlet anlayışına ihtiyaç duymaktadır. Antalya’dan yaptığımız bu çağrı; yalnızca siyasi partilere değil, siz değerli katılımcılaradır, milletimizin tamamınadır. Gerçek ittifak, partiler arasında kurulan pazarlık masalarında değil; devlet ile millet arasında yeniden tesis edilecek güven sözleşmesinde hayat bulacaktır. Bu sözleşmede; güçlü olan değil haklı olan kazanacaktır. Devletin merkezinde güç değil insan yer alacaktır. Korkunun yerini cesaret, kayırmanın yerini liyakat, kutuplaşmanın yerini adalet alacaktır. ‘Onarıcı Devlet Anlayışı’; geçmişle hesaplaşmanın değil, gelecekle sözleşmenin adıdır. Dün üzerinden, siyaset üretmek yerine yarını birlikte kurmayı sizlere teklif ediyoruz. Şunu biliyoruz, milletler geçmişe bakarak ayakta kalamaz; milletler geleceğe bakarak yükselir. Bizim sizlere teklifimiz; eski düzenin rötuşu değil, yeni devlet tasavvuru için beraber mücadele etmektir. Pansuman siyasetinin değil; güveni, adaleti ve devleti yeniden ayağa kaldıracak siyasal organ naklinin teklifidir. Yine söylüyorum; Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir iktidardan önce, yeni bir devlet anlayışıdır.”




